Nazan iki çocuğuyla birlikte daha küçük bir daireye taşındıktan sonraki aylarda, Deniz ile yaşanan çatışmanın artık randevular, teslim saatleri ya da pratik düzenlemeler etrafında dönmediğini fark etti; mesele gerçekliğin kendisiydi. Başlangıçta her şey, masum gibi görünen hatırlama farklılıkları şeklinde ortaya çıktı: Nazan’a göre tehditkâr tınlayan bir telefon konuşması, Deniz’e göre “hiç öyle olmamıştı”; çocukları alma konusunda Nazan’ın doğruladığını düşündüğü bir anlaşma, Deniz tarafından daha sonra “Nazan’ın uydurduğu bir şey, çünkü o hep panikler” diye geçiştirildi. Çok geçmeden bu örüntü sıkılaştı ve daha hedefli hâle geldi. Deniz sakin konuşuyor, mantıklı gibi duran cümleler kuruyor ve her itirazı Nazan’a karşı bir delile çeviriyordu: Nazan duygusal tepki verirse bu “dengesizlikti”; susarsa “pasif-agresiflikti”; yardım isterse “dramatize etmekti”. Mesajlarında yatıştırıcı bir ton—“sakin ol, Nazan, kimse sana saldırmıyor”—ile ince bir tehdidi dönüşümlü kullanıyordu: “Bu hikâyelere devam edersen, herkes için burada gerçekte ne olduğunu çok net hâle getirirsin.” Nazan, konuşmaları zihninde tekrar tekrar dinlemeye başladı; haklı çıkmak için değil, delirmediğine kendini ikna edebilmek için. En sarsıcı olan ise baskının Nazan’da kalmamasıydı: çocuklar eve, kendilerinden çıkması için fazla “yetişkin” duran cümlelerle dönüyordu. “Baba, senin hep abarttığını söylüyor.” “Baba, senin bir şeyler uydurduğunu söylüyor.” Nazan, kaygı kisvesine bürünmüş bir dilin ebeveynliğini yavaş yavaş aşındırdığını duyuyor; geceleri kısalıyor, kalp atışları hızlanıyor ve günleri bir sonraki gerçeklik tersyüz edilişini beklemekle doluyordu.
Nazan sonunda okulla iletişime geçip çocuklarda stres belirtilerine karşı dikkatli olunmasını istediğinde, Deniz sanki bunu önceden sezmiş gibiydi. Nazan kaygılarını tam olarak anlatamadan önce, Deniz’in sınıf öğretmenine gönderdiği bir e-posta çoktan ulaşmıştı; kibar ifadeler ve özenle seçilmiş terimlerle yazılmıştı. E-postada Nazan’ın “zor bir dönemden geçtiği” ve “çok kaygılı kişilerde yanlış anlaşılmaların hızla büyüyebileceği” belirtiliyordu. Üçüncü kişilerle yapılan görüşmelerde Deniz kontrollü ve uzlaşmacı görünüyordu; “birlikte çalışmak”, “çocukların iyiliği”, “profesyonel kalmak” istiyordu. Nazan ise aynı profesyonellerin karşısında, artık kendisine itaat etmeyen bir bedenle oturuyordu: titreyen eller, düğümlenen kelimeler, hikâyenin ciddi olduğunu bilen ama aynı zamanda her ayrıntısının saldırıya uğrayacağını öğrenmiş birinin utancı. Nazan, tehdidin her zaman bağırarak gelmediğini; evdeki sessizliğin bir ceza gibi işleyebileceğini; aşağılanmanın ardından gelen sıcaklığın bir onarım değil, bir tuzak olduğunu anlatmaya çalıştığında, Deniz ona yorgun bir yarım gülümsemeyle bakıyordu—sanki Nazan’ın tam da bunu söyleyeceğini başından beri biliyormuş gibi. Daha sonra çocukları almaya geldiğinde, kimsenin duymayacağı kadar alçak bir sesle konuştu: “Gördün mü? İnsanlara böyle görünüyorsun. Aynen dediğim gibi.” Arka koltukta Lale sessizce oturdu ve birkaç dakika sonra sordu: “Anne, neden hep kızgınsın?” Nazan o an anladı ki sorun yalnızca Deniz’in gerçekliği inkâr etmesi değildi; Deniz, adım adım Nazan’ın tek başına “uyumsuz” göründüğü bir ortam inşa etmişti—ve çocuklar, ne olup bittiğini anlayamayacak durumdayken, hem Nazan’ın güvenilirliğini hem de kendi güvenliklerini hedef alan bir anlatının içine çekiliyordu.
Gerçekliğin inkârı ve olayların yeniden yazılması
Nazan’ın yaşadıklarında inkâr, iki anlatının yan yana durabildiği bir görüş ayrılığı gibi işlemiyordu; onun algısını işe yaramaz hâle getirmeyi amaçlayan kesin bir hüküm gibi işliyordu. Nazan somut bir anı dile getirdiğinde—telefonun tonunun çocukları kilitlediği anı, bedende “tehdit” olarak kalan cümleyi—Deniz ne yumuşatıyor ne de bağlama oturtuyordu; siliyordu. Nazan’ın farklı hissettiğini söylemiyor, bunun hiç yaşanmadığını iddia ediyor; “uydurduğunu” belirtiyor; Nazan’ın “yine spiraline girdiğini” söylüyordu. Bu mutlak inkârın içinde, söze dökülmeyen bir talimat vardı: kendinden şüphe et, yoksa baskı artar. Nazan, gerçeği kaybettiği için değil, gerçeği doğrulamaya yönelik her girişimin “onda bir sorun olduğuna” dair delile çevrildiği için zeminin inceldiğini hissediyordu. Kelimeler tartışmanın konusu oluyor, ayrıntılar silaha dönüşüyor; Nazan saatleri, cümleleri, teslim saatlerine ilişkin uzlaşıları söylediğinde bile her şey yine aynı buz gibi kesinliğe bağlanıyordu: “Bunu hiç söylemedim.”
İnkârın etkisi, Deniz’in Nazan’ı yalnızca özel alanda değil, Nazan’ın korunma aradığı yerlerde de “düzeltmesiyle” arttı. Okula atılan temkinli bir mesaj—Lale ve kardeşinde stres belirtilerine karşı dikkatli olunması talebi—Deniz’in ardından gönderdiği “açıklayıcı” bir e-postayla gölgelendi; bu e-postada Nazan’ın her şeyi kaygıyla yorumladığı ima ediliyordu. Aileyle yapılan konuşmalarda Deniz ölçülü bir sesle Nazan’ın “her şeyi büyüttüğünü”, bazen “duyguyla gerçeği ayıramadığını” anlatıyordu. Nazan, güvenlik arayışının “dengesizlik” diye yeniden etiketlendiğini gördü ve inkârın artık tek bir olaya değil, Nazan’ın güvenilirliğine yöneldiğini anladı. Etkisi felç ediciydi: yeni bir gerçek, dile gelmeden önce Nazan’ın zihninde sanki bir mahkemeden geçmek zorunda kalıyordu; çünkü gerçeği adlandırmanın bedeli büyüktü ve inanılma ihtimali bilinçli olarak aşındırılmıştı.
Örüntü sürdükçe Nazan, daha önce ihtiyaç duymadığı şeyleri yaparken yakaladı kendini. Hafızasını sanki güvenilmez bir tanıkmış gibi denetliyor, ekran görüntüleri saklıyor, eskiden sıradan olacak konuşmaları not ediyordu. Amaç “kazanmak” değil, sürekli yeniden yazılan bir gerçekliğe tutunmaktı. Deniz, Nazan’ın sesinin titrediği anı hemen kullanıyordu: Nazan küçücük tereddüt ettiğinde tereddüt meselenin kendisine dönüşüyordu. “Gördün mü?” diyordu. “Sen bile emin değilsin.” Evde Lale bazen spontane olamayacak kadar “düzgün” cümleler tekrarlıyordu—Nazan’ın “bir şeyler uydurduğunu” söyleyen cümleler—ve Nazan niyeti net görüyordu. İnkâr, yalnızca susturmak için değil; Nazan’ın anne olarak otoritesinin adım adım eridiği alternatif bir çerçeveyi yerleştirmek için kullanılıyordu.
Suçu tersine çevirme ve mağduru “fail” konumuna itme
Deniz yalnızca yaptıklarını inkâr etmiyor, zarar verenin Nazan olduğu konumlandırmasını inşa ediyordu. Nazan bir sınır koymaya çalıştığında—örneğin çocuklarla ilgili iletişimin yazılı ve tamamen lojistik kalmasını istediğinde—Deniz bunu “kontrol” ve “tırmandırma” diye sunuyordu. Nazan incitici bir sözden sonra ağladığında, Deniz buna “manipülasyon” ve “sahne” diyordu. Nazan itibarına zarar verilebileceğinden korktuğunu söylediğinde, Deniz “paranoya” diyerek Nazan’ın “insanları ona karşı çevirmeye çalıştığını” ima ediyordu. Böylece baskıya verilen tepki, baskının kendisinin yerine geçiriliyordu. Nazan, zamanla olup bitenden daha az, “neden böyle hissettiğini” açıklamaktan daha çok söz eder hâle geldi; sanki sorun dışarıda değil, Nazan’ın içinde olmalıymış gibi.
Bu tersine çevirme, çocuklar anlatının içine alındığında daha da yıkıcı hâle geldi. Gergin bir teslimden sonra Deniz, Nazan’ın “çocukları kışkırttığını” söyleyebiliyor; Nazan “hep kızgın” olduğu için ortamı bozduğunu iddia edebiliyordu—oysa Nazan tam da o an sakinleştirmeye, denge kurmaya çalışıyordu. Lale içine kapanırsa bunun nedeni Deniz’e göre Nazan’ın “negatifliği”ydi. Kardeş öfke patlaması yaşarsa Deniz bunu Nazan’ın “kaosu”na bağlıyordu. Çocuklardaki her işaret, Nazan’a karşı delil gibi yeniden kullanılıyor; Nazan’ın hareket alanı daralıyor; sınır koyması, yardım araması, koruma adımı atması daha riskli hâle geliyordu. Çocuklar, anlaşılabilir stres tepkileri veren çocuklar olarak görülmek yerine, Nazan’ı sorumlu ilan etmek için kullanılan araçlara indirgeniyordu.
Üçüncü kişilerle temaslarda bu tersine çevirme, güç asimetrisini görünmez kılan bir sis perdesi gibi çalışıyordu. Deniz “sakinlik isteyen”, “iş birliği isteyen” makul taraf gibi duruyor; Nazan ise uykusuzluk, kaygı ve sürekli tetikte olmanın etkisiyle bazen takılabiliyor, kendini tekrar edebiliyor ya da duygusallaşabiliyordu. Deniz bu karşıtlığı, Nazan’ın “istikrarlı iletişim kuramadığına” dair kanıt gibi sunuyordu. Nazan, insanlığının kendisine karşı kullanıldığını hissediyordu: stresin her izi “patoloji”, çocukları korumaya yönelik her adım “drama” diye etiketleniyordu. Böylece tartışmanın merkezi kayıyordu; Nazan karakterini savunurken, asıl sorular—kim kontrol ediyor, kim korkutuyor, kim sistematik biçimde altını oyuyor—görüş alanının dışına itiliyordu.
Küçümseme, alaya alma ve sürekli düzeltme ile kurulan kontrol düzeni
Nazan’ın vakasında küçümseme, tek seferlik kaba bir hakaret olarak değil, günlük aşınma olarak ortaya çıkıyordu. Deniz Nazan’ı sanki hayatı anlamayan bir çocuk gibi düzeltiyor; Nazan’ın kelimelerini “abartı”, tonunu “histerik”, kaygılarını “tipik Nazan” diye yaftalıyordu. Başkalarının yanında gülümseyerek “Nazan çok yoğun biridir” diyebiliyor; Nazan itiraz ederse bunu “mizah anlayışsızlığı” diye geçiştiriyordu. Nazan zamanla şunu öğreniyordu: itiraz pahalıdır. Onarım getirmez; yeni bir suçlama getirir—Nazan’ın “her şeyi kişisel aldığı” suçlaması. Bu yüzden normal konuşma bile gerilimle doluydu; çünkü Nazan bir sonraki bıçağın nereden geleceğini öngörmek zorundaydı: bir şakadan, bir iç çekişten, “yardım” gibi sunulan bir düzeltmeden.
Lale ve kardeşiyle ilgili teslimlerde bu sürekli düzeltme daha belirgin hâle geliyordu. Basit bir soru—ilaç verildi mi, ödev kontrol edildi mi—nadiren nötr yanıt alıyordu. Bilgi, hükümle birlikte geliyordu: “Elbette yaptım, Nazan. Önce kendi kaosunu toparla.” Okul saatlerindeki bir değişiklik bile yeterlilik saldırısına dönüşüyordu: Nazan “hep unutur”, Nazan “plan tutamaz”, Nazan “güvenilir değildir”. Zamanla Nazan daha kısık konuşuyor, taleplerini daha dikkatle kuruyor, normal olması gereken sorular için bile önceden özür diliyordu. Dışarıdan bakıldığında küçük görünebilirdi; etkisi ise yapısaldı: Nazan, aşağılanma riskine göre kendini yeniden şekillendiriyor; bu da dışarıda daha az sağlam, daha az kendinden emin görünmesine yol açıyordu—Deniz’in tam da ihtiyaç duyduğu görüntü.
Çocuklar da bu mantığın dışında kalmıyordu. Lale bir şey anlattığında ve Nazan bunu doğruladığında, Deniz gülüp Lale’nin “Nazan gibi dram gördüğünü” söyleyebiliyordu. Nazan bir sınır koyduğunda, Deniz daha sonra Lale’ye Nazan’ın “yine sorun çıkardığını” anlatıyordu. Küçümseme, evin kültürüne sızıyordu. Nazan, Lale’nin bazen aynı tonla Nazan’ı düzeltmeye başladığını fark etti; sanki Nazan’ın yanılması ve “düzeltilmesi” normalmiş gibi. Bu, küçük bir ilişki ayrıntısı değildi; anne-çocuk bağını zayıflatan, saygısızlığın yavaş yavaş normalleşmesiydi. Nazan yalnızca eski partner olarak değil, anne olarak da hedef alınıyordu; çünkü çocukları güvende tutmak için gereken ebeveyn otoritesi, Deniz’in norm koyduğu ve Nazan’ın sapma gibi sunulduğu bir hiyerarşiyle yer değiştiriyordu.
İtibar, iş ve aile üzerinden tehdit ile uygulanan izolasyon
Deniz’in Nazan’ı yönlendirmek için açık bir şantaja ihtiyacı yoktu. İtibarın zarar görebileceği ihtimalini sürekli havada tutması yeterliydi—kalıcı bir uyarı gibi. “Bunu anlatırsan insanlar sonunda nasıl biri olduğunu anlar” gibi cümleler, resmî bir ültimatom taşımıyor ama sosyal bedel vaat ediyordu. Nazan, dünyasının küçüldüğünü hissediyordu. Kız kardeşe atılan bir mesaj risk hâline geliyor, bir iş arkadaşıyla konuşma potansiyel tuzağa dönüşüyor, okulla temas Deniz’in önce davranabileceği bir kapı aralıyordu. Deniz, Nazan’ın hangi ilişkilere değer verdiğini ve “güvenilmez” ya da “dengesiz” görülmeye ne kadar hassas olduğunu biliyordu. Bu yüzden itibar baskısı, bir ağızlık gibi işliyordu: Nazan’ı sessizliğe ve temkine itiyor; onu güçlendirebilecek desteğin uzağına sürüklüyordu.
İş hayatı da bir baskı noktasına dönüştü. Gergin dönemlerde Deniz “endişeli” görünen mesajlarla Nazan’ın “baş edip edemediğini” soruyor, ardından “iş yerinde gerginliğinin fark edildiğini” ima ediyordu. Kelimeler bakım gibi duruyor; işlevi uyarı oluyordu. Aynı çizgide Deniz, Nazan’a “garip hikâyeler yaymamasını” öneriyor; “profesyoneller ya da kurumlar devreye girerse bunun geri dönebileceğini” söylüyordu. Nazan için korumaya yönelik her adım—doktorla konuşmak, okulla görüşmek, destek aramak—önce zihinde bir hesapla başlıyordu: Deniz bunu yakalayıp çerçeveleyip Nazan’a karşı kullanacak mı? Bu beklenti aşırı hassasiyet değil; hem evin içinde hem de dışındaki sosyal zeminde kontrol arayan birine karşı rasyonel bir tepkiydi.
Baskı aile bağlarına da uzanıyordu. Deniz tek bir telefonla bir yakının zihnine şüphe ekebiliyordu: Nazan “artık eskisi gibi değil”, Nazan “yardıma muhtaç”, Nazan “çocukları duygularıyla yüklüyor”. Bazı kişiler “tarafsızlık” adı altında geri çekiliyor, pratikte mesafe koyuyor; mesafe de izolasyonu derinleştiriyordu. Nazan bu mesafeyi dile getirdiğinde, Deniz bunu ek delil gibi kullanıyordu: Nazan “herkesle sorun yaşıyor”. Böylece tehdit yalnızca gözdağı olmuyor; seçenekleri daraltan bir altyapıya dönüşüyordu: daha az müttefik, daha az tanık, daha az ayna—ve Deniz’in neyin “inanılır” sayılacağını kontrol etme kapasitesi daha yüksek. Ev içi şiddet dinamiklerinde bu, tali bir unsur değil; merkezî bir mekanizmadır.
Sessizlik cezası ve duygusal yoksunluk ile davranış dayatması
Nazan boyun eğmediğinde—bir sınır koyduğunda, bir soru sorduğunda ya da Deniz’in çerçevesini kabul etmediğinde—Deniz yoklukla karşılık verebiliyordu. Çocuklarla ilgili mesajlara yanıt yoktu. Düzenlemelere onay yoktu. Günlük hayatın işlemesi için gerekli pratik sorulara tanıma yoktu. Bu sessizlik ağırdı: Nazan’ı belirsizlikte bırakıyor, lojistik kaygıyı büyütüyor, her inisiyatifin cezalandırılabileceği hissini yaratıyordu. Deniz’in konuşmasına gerek yoktu; Nazan boşluğu açıklamalarla, özürlerle, teması yeniden kurma çabalarıyla dolduruyordu. Dayatma burada yatıyordu: Nazan, “normale dönüş” için yatırım yapmaya itiliyor; Deniz ise normalin ne zaman, nasıl ve hangi koşullarda “verileceğini” kontrol ediyordu.
Çocuklar da bu sessizliği, her ayrıntıyı bilmeden hissediyordu. Nazan, Lale’nin daha sık dudak ısırdığını, kardeşin Deniz’le iletişimin “kapandığı” günlerin ardından daha huzursuz uyuduğunu fark etti. Bu dönemlerde Nazan diken üstündeydi—yalnızca Deniz’den korktuğu için değil, çocukların daha fazla gerilim taşımaması için. Bu telafi tüketiciydi: daha fazla yatıştırma, daha fazla organizasyon, Deniz’in sesini yükseltmeden destabilize edebildiği bir evi stabilize etmek için daha fazla duygusal emek. Sonra Deniz, Nazan’ın tükenmişliğini Nazan’a karşı kanıt gibi sunuyordu: Nazan “hep stresli”, Nazan “baş edemiyor” diye; kendi davranışının sonuçlarını Nazan’a yöneltilen bir iddianameye çeviriyordu.
Sessizlik bozulduğunda ise çoğu zaman, kopuşun sorumluluğunun Nazan’da olduğu imasıyla bozuluyordu. Deniz kısa bir mesajla geri dönebiliyordu—“Artık tamam”—ne hesap vererek ne de geri çekilmenin maliyetini kabul ederek. Nazan bir an rahatlıyor, ardından bu rahatlamanın ne kadar somut hâle geldiğini fark edip keskin bir utanç hissediyordu. Döngü Nazan’a şunu öğretiyordu: sakinlik bir hak değil, bir lütuftur; Nazan fazla ister, fazla adlandırır ya da eğilmeyi reddederse geri çekilebilir. Ev içi şiddet bağlamında duygusal yoksunluğun özü budur: bağ, kazayla değil, araç olarak çekilir—itaat, sessizlik ve kendini silme üretmek için.
Aralıklı Pekiştirme ve Sevgi ile Sertliğin Dönüşümlü Döngüsü
Nazan’ın gündelik gerçekliğinde en derin karmaşa, yalnızca sert anlardan değil, Deniz’in o anları bir anda gelen sıcaklık tabakasıyla sanki hiç yaşanmamış gibi buharlaştırabilmesinden doğuyordu. Gerilimli bir dönemden sonra — Nazan’ın küçümsendiği bir teslim, anlaşmaların oyulduğu mesaj zincirleri — Deniz ertesi gün bir kalp emojisiyle, bir şakayla ya da “çocuklar için sakin kalmak” üzerine neredeyse şefkatli tınlayan bir cümleyle ortaya çıkabiliyordu. Bu karşıtlık bir anestezi gibi işliyordu. Ne bir özür vardı ne de bir sınır tanınmıştı; yine de Nazan rahatlama hissediyordu. Bu rahatlama irrasyonel değildi: çok uzun süre alarmda tutulan bir sinir sisteminin, tehdit düzeyi azıcık düşer düşmez o sinyale tutunmasıydı. Deniz’in yapısal olarak hiçbir şeyi değiştirmesi gerekmiyordu; yüzeysel bir “normale dönüş” anı, Nazan’ın zihninde şu tehlikeli düşünceyi tetiklemeye yetiyordu: belki “o kadar da kötü değil”, belki “gerçekten sadece iletişim sorunu”, belki de “ben biraz daha dikkat edersem” geçecek bir dönem.
Lale ve kardeşi için bu dönüşüm, kendi başına bir duygusal mantık kuruyor ve manipülasyona açıklığı artırıyordu. Sert bir dönemin ardından Deniz birden cömertleşebiliyordu: hediyeler, sevilen yemekler, ekstra ekran süresi, baba-çocuk “özel yakınlığı” gibi sunulan coşkulu planlar. Çocuklar stratejiyi görmüyordu; ödülü hissediyordu — ve ödül, “baba yine iyi oldu” fikrine bağlanmaya başlıyordu. Nazan bu sahnenin yanında, bir sonraki dönüşün muhtemel olduğunu bilerek duruyor; fakat bunu dile getirdiğinde “negatif”, “ayrıştırıcı” anne olarak gösterilme riskiyle karşı karşıya kalıyordu. Nazan öngörülebilirlik istediğinde Deniz, Nazan’ı “her şeyi fazla analiz eden” ve “çocukları yetişkin dramıyla yükleyen” biri gibi çerçeveleyebiliyordu. Böylece döngü, yalnızca ilişkisel bir örüntü olmaktan çıkıyor, evin yapısına dönüşüyordu: herkes Deniz’in değişken sıcaklığına göre ayarlanmayı öğreniyor, Nazan’ın Deniz’den bağımsız bir istikrar kurma alanı ise giderek daralıyordu.
“İyi” anlar çoğu kez rastlantı değildi. Deniz, Nazan’ın okulla, aileyle ya da destek mekanizmalarıyla temas kurduğu zamanları seziyor gibiydi; tam da Nazan’ın inanılmaya en çok ihtiyaç duyduğu anlarda Deniz cilalı, uyumlu ve işbirliğine açık bir profile geçebiliyordu. Nazan, kendini sansürlemeye başlıyordu: Deniz birden bu kadar “makul” görünürken ne söylenebilir, kime söylenebilir? Dışarıdan bakanlar işbirliği teklif eden bir baba ve hâlâ gergin görünen bir anne görüyordu; Deniz bu karşıtlığı kullanabiliyordu. Bu bağlamda aralıklı pekiştirme, bir oyalama taktiği gibi çalışıyor; şüpheyi çoğaltıyor ve müdahale ivmesini düşürüyordu. Döngü Nazan’ı güvenlik olduğu için değil, aralıklı rahatlamanın umudu canlı tuttuğu için bağlıyordu; üstelik Deniz, itibar ya da ebeveynlik üzerinden bir tırmanmanın her an devreye sokulabileceği tehdidini sürekli arka planda tutuyordu.
Çocukları Araçsallaştırma ve Ebeveyn-Çocuk Bağını Bozma
Nazan’ın yaşadıklarında çocukların araçsallaştırılması açıkça ilan edilmiyordu; Lale ve kardeşinin eve taşıdığı cümlelerde kendini ele veriyordu. Bir akşam Lale, daha önce hiç kullanmadığı bir tonda, babasının Nazan’ın “hep kaygılı olduğu için bir şeyler uydurduğunu” söylediğini aktardı. Küçük kardeş, neredeyse rahat bir tavırla, Nazan’ın “neden her şeyi zorlaştırdığını” sordu. İfade biçimi fazla “düzgün”, fazla “yetişkin”di; kendiliğinden olamayacak kadar işlenmişti. Deniz’in Nazan’ı incitmek için doğrudan vurmasına gerek yoktu. Nazan’ın, kendi çocuklarının gözünde güvenilirliğinin sorgulandığını duyması yeterliydi. Bu tür şiddet özellikle etkilidir; çünkü direncin en çok acıdığı yere, ebeveyn kimliğine dokunur ve çocuğa test edemeyeceği bir yetişkin anlatısını yükler.
Zarar, çocuklara söylenenlerle sınırlı kalmıyor, çocukların itildikleri rollerle de büyüyordu. Lale bazen ince bir şekilde, Nazan’ın bir düzenlemeyle ilgili ne dediğini aktarmaya davet ediliyordu; sanki Lale, kendisinin yaratmadığı bir çatışmada “tarafsız” bir elçi olabilirmiş gibi. Küçük kardeş, Nazan’dan şikâyet ettiğinde daha fazla ilgi görüyor; Nazan’ın “kızgın” olduğunu onayladığında daha yumuşak bir ödülle karşılanıyordu. Böylece çocuklar, Nazan’ı izleme ve teyit etme araçlarına dönüşüyordu; oysa Nazan onları çatışmanın dışına taşımaya çalışıyordu. Sadakat kayması, çocukların Nazan’ı sevmeyi bırakmasından değil, en az riskli yolun giderek Deniz’in onayından geçiyor görünmesinden kaynaklanıyordu. Nazan, Lale’nin kendisine cevap vermeden önce Deniz’e baktığını fark ediyordu; sanki izin, konuşmanın parçası hâline gelmişti.
Nazan için ebeveynlik bir mayın tarlasına dönüyordu. Sıradan sınırlar — uyku saati, ödev, ekran kuralı — daha sonra “sertlik” ya da “dengesizlik” diye yeniden paketlenip çocuklara, “annenin sorun olduğu” kanıtı olarak geri dönebiliyordu. Nazan, kaybetmeye mahkûm bir pozisyona itiliyordu: kararlılık “soğukluk”, yumuşaklık “zayıflık”, görünür her duygu “delil” sayılıyordu. Bu ortamda ebeveyn-çocuk ilişkisi yalnızca gerilmez; sistematik biçimde zedelenir. Çocuk daha çok sınar, taraf seçmemek için geri çekilir ya da yetişkin duygusunun sorumluluğunu üstlenmeye başlar. Bu tesadüf değildir. Bir çocuğun güç mücadelesine “dahil edilmesi”, çocuğun çocuk kalma hakkını elinden alır; bu da zararın merkez göstergelerinden biridir.
Muhakemenin Aşınması ve Özerkliğin Sökülmesi
Nazan baştan itibaren kendi gerçekliğinden şüphe eden biri değildi; tam da bu nedenle Deniz’in davranışlarının etkisi bu kadar sarsıcıydı. Şüphe bir anda dayatılmadı; tekrarlarla inşa edildi ve kesinliğin cezalandırılmasıyla pekiştirildi. Nazan her net konuştuğunda — duyduğunu, gördüğünü açıkça söylediğinde — Deniz yalnızca itiraz etmiyor, kişiliğe saldırıyordu. Nazan zamanla şunu öğrendi: kesinlik tırmanmayı tetikler; temkinli, yumuşatılmış dil ise geçici bir sakinlik satın alır. Bu yüzden Nazan, ağzından çıkmadan önce kendi anlatısını törpülemeye başladı: “belki yanlış duydum”, “belki öyle demek istemedin”, “belki abartıyorum”. Başta bu cümleler çatışmayı azaltmak içindi; sonra kendini silmenin dili oldu. İç eksen sessizce “bu oldu”dan “bunu söylemeye kim hakkı var”a kayar.
Bu iç dayanak kaybı, normalde basit olması gereken kararlarda görünür hâle geldi. Nazan, “dramatik” damgası yeme korkusuyla doktora ya da danışmana başvurmayı erteledi. Okulla konuşurken riskleri isimlendirmek yerine varsayımlarla ilerledi; sanki tehlikeyi adlandırmak bile şüphe uyandırıyormuş gibi. Taleplerini küçük, ölçülü, lojistik tuttu; fakat bu ölçülülük onu daha kırılgan kıldı, çünkü yaşadığını doğrulayacak dış aynaları azaldı. Deniz, kendi ürettiği şüpheyi sonra delile çevirdi: Nazan tereddüt ederse tereddüt, “kanıt” olurdu. “Sen bile bilmiyorsun,” derdi. “Sorun bu.” Nazan ikili bir kıskaca sıkışıyordu: kesin konuşursa saldırı; şüpheyle konuşursa güvenilmezlik iddiası.
Sonuçlar Lale ve kardeşine de uzanıyordu; çünkü çocuklar, kendi muhakemesine güvenen ve tutarlı sınırlar koyabilen bir bakıcıya ihtiyaç duyar. Nazan, öz-şüphenin kendisini, netliğin gerektiği yerde daha yumuşak; yumuşaklığın gerektiği yerde daha sert yaptığını hissediyordu — sevgisizlikten değil, çocukları yönetirken aynı anda Deniz’in bir sonraki hamlesinin gölgesiyle yaşadığı için. Yorgunluk, tahammülsüzlük ve suçluluk geldi; Deniz bunları “istikrarsızlık” iddiasına yeni bir “kanıt” olarak ekleyebildi. Muhakemenin aşınması yalnızca psikolojik değildir; işlevseldir. Ebeveyn kendi algısına güvenmemeye koşullandığında, koruyucu kararlar — yardım istemek, kayıt tutmak, sınır koymak — daha ağır, daha yavaş ve daha riskli hâle gelir.
Profesyonel Seçicilik ve “Resmî” Anlatının Ele Geçirilmesi
Nazan temkinle destek aramaya başladığında, Deniz marjinalleştirici bir profesyonel anlatıyı kurmakta çoğu zaman bir adım önde görünüyordu. Arabulucularla “ortak ebeveynlik”ten söz ediyor, ne kadar “yapıcı” olmak istediğini vurguluyor, Nazan’ı “çok kaygılı” ve “olmayan şeyleri gören” biri gibi tasvir ediyordu. Okul personeliyle kibar ama yönlendirici bir tonda iletişime geçiyor; “uyum”, “net sınırlar” ve “çocuklar için sakinlik” talep ediyordu. Bu kelimeler makullük iddiası taşıyordu; iddianın içinde ise örtük bir suçlama vardı: karşı çıkan, çatışmanın kaynağıdır. Nazan bunu bedenen hissediyordu. Nazan’ın inanılır olmak için çabalaması gerekiyormuş gibi; Deniz’in ise yalnızca Nazan’ın “zor bir dönemden geçtiğini” ima etmesi yetiyormuş gibi.
Bu profesyonel seçiciliğin gücü, seçici ifşadaydı. Deniz, küçümseme örüntülerini, alt tondan tehditleri, cezaya dönüşen geri çekilmeleri anlatmıyordu; Nazan’ın stresini, Nazan’ın tepkilerini, Nazan’ın “yoğunluğunu” anlatıyordu. Kaba bir yalan şart değildi; seçmek, eksiltmek ve çerçevelemek yeterliydi. Nazan ise uzun süreli zorlayıcı kontrolün fizyolojik etkileriyle geliyordu. Hızlı konuşsa, ayrıntılarda döngüye girse, duygulansa; bu görünür etkiler Deniz’in önceden ektiği hikâyeye kusursuz oturuyordu. Böylece profesyonel tarafsızlık, niyet olmasa da fail için kaldıraç hâline gelebiliyordu: kontrolün bağlamı kadraj dışı kalıyor, kontrolün sonuçları neden gibi ele alınıyordu.
Bu dinamik, Nazan’ı fazla belgelemeye ve fazla açıklamaya iterken Deniz “pürüzsüz” kalıyordu. Deniz profesyonelleri değiştirebiliyor ya da paralel hatlar kurabiliyordu — başka bir arabulucu, başka bir koç — ta ki kendisine en çok yarayan dili bulana kadar. Nazan’ın belirsizliği büyüyordu: hangi profesyonel hangi versiyonu dinliyor, hangi öneri yeniden amaçlandırılacak, hangi cümle “profesyonel sonuç” diye alıntılanacak? Bu noktada anlatı, olayları tarif etmekten çıkıp çocuklarla ilgili kararları şekillendiren bir araca dönüşür. Çocukların dahil olduğu dosyalarda risk daha da yüksektir; çünkü profesyonel algı, velayet düzeni, okul koordinasyonu ve güvenlik planlaması gibi pratik gerçeklikleri doğrudan etkileyebilir.
Alıntı, Mesaj, Örüntü ve İşlevsel Etkiyi Belgelemek
Nazan için kayıt tutmak bir hobi değildi; sözlerin söylendiği anda kaybolduğu bir ortamda kendini koruma yöntemiydi. Deniz alt tonda bir tehdit bıraktığında — sonradan inkâr edebilecek kadar kısık — Nazan bunu tarih ve bağlamıyla not ediyordu. Lale ve kardeşle ilgili anlaşmalar değiştirildiğinde ve sonra inkâr edildiğinde, Nazan ekran görüntüleri alıyor, mesajları dosyalıyordu; teatral bir dosya oluşturmak için değil, sürekli yeniden yazılan gerçekliğe tutunmak için. Tek tek parçalar sıradan görünebilirdi; anlam örüntüdeydi: tekrar eden küçümseme, yinelenen suç tersine çevirmeler, destek kanallarına sürekli müdahale. Bu birikimde kontrolün mimarisi görünür hâle gelir; her mesaj “makul” görünecek şekilde tasarlansa bile.
En az bunun kadar önemli olan, etkinin kaydedilmesiydi; çünkü psikolojik şiddet çoğu zaman işlevselliğin bozulmasıyla görünür olur. Nazan tırmanmalar ile belirtiler arasında bağ kurmaya başladı: teslimlerden sonra neredeyse uykusuz geceler, bilinmeyen numara aradığında hızlanan kalp atışı, okul e-postalarını açarken mide bulantısı. Lale’nin ağlayarak uyandığı zamanları, küçük kardeşin değişim günlerinde karın ağrısı yaşadığı dönemleri, Lale’nin annesinin güvenilirliğini zedeleyen cümleleri tekrarlayarak döndüğü anları not ediyordu. Etkiyi kaydetmek, çocukları “kanıta” dönüştürmek değildir; aksi hâlde “sadece his” diye geçiştirilen zararı okunabilir kılmaktır. Etki somut olaylara ve zamana bağlandığında izlenebilir bir zincir oluşur: yalnızca ne söylendiği ya da yapıldığı değil, bunun gündelik hayatta istikrara, davranışa ve güvenliğe ne yaptığı.
Kayıt tutmak, Nazan’ın muhakemesi için onarıcı bir işlev de görüyordu. Geri dönüp okudukça, şüphenin örüntüyü silmesi zorlaşıyordu. Nazan’ın profesyonellerle, sürekli savunulması gereken yorumlar yerine olgular üzerinden konuşmasına yardım ediyordu. Buna rağmen temkin gerekliydi; çünkü kontrol eden kişi çoğu zaman bilgiyi de kontrol etmek ister. Mesajlar tepki üretmek için kurgulanabilir, parçalar bağlamdan koparılarak kullanılabilir. Bu yüzden bağlam belirleyiciydi: yalnızca alıntı değil; öncesi, sonrası, zaman içindeki tekrarları ve çocuklar üzerindeki etkisi. Nazan’ın yaşadıklarında merkezde tek bir cümle yoktu. Merkezde bir cümleler sistemi vardı — ve bu sistem, olgular, bağlam ve etki birbirini doğruladığında, çocuğun çevresine ve gelişimine nüfuz eden psikolojik şiddetin tutarlı bir tablosuna dönüşüyordu.
